Gercek Stajyerin Maceraları

Wednesday, August 30, 2006

Vodaf1

"Türkiye'nin yabancı olduğu free phone hizmeti için insanların bedava telefon beklentileri olmaması gerektiğini söyleyen (Arun) Sarin, 'İnsanlar Free Phone'u duyunca bedava telefon sanıyorlar. Türkiye'yi böyle bir beklenti içine sokmak istemiyoruz' diye konuştu."
28 Ağustos 2006, Pazartesi - Hürriyet

Bu ne yahu! Çevirmen hatası mıdır yoksa koskoca Vodafone CEO'su bizimle dalga mı geçiyor? Free phone duyunca ya nasıl bir beklenti içine girecektik ki?

Tuesday, August 22, 2006

Michael Scofield ve kalın enseli kankam

Geçen hafta bu ekranlarda duyurmuştuk; eğlenceli ve sempatik dizi Weeds'in 2.sezonu geçen hafta itibariyle başladı. Bimem seyredeniniz oldu mu, bıraktığımız gibi orda, yalnız değil kanımızda bir şekilde devam ediyor. İşalah bozmadan devam ederler. Zaten hepi topu 12 bölüm olacakmış 2.sezon da. "Little boxes on the hillside little boxes out of ticky tacky..... "(komple sp?)

Bu satırları yazdığımdan birkaç saat sonra da pek sevmediğim ama gerçek tv dizisi geek i olduğum için takip etmekten geri durmadığım Prison Break' in 2.sezonu başlıyacak Birleşik Amerika Emirlikleri'nde.

Eğer bu Scofield ve onun kalın kafalı abisi kankam ve pek tabiki saz ekipleri 1.sezonun sonlandığı yerden kurtuluacaklarsa ben sıçarım öyle dizinin içine. Basbaya tarlada koşan birkaç adam ve arkalarında arabasıyla uçağıyla helikopteriyle koca bir ordu. Nereye kadar ulan? O LAPD yazan ciplerle, efendim hummerlarla sizi kıskıvrak yakalamayacaklar mı? Bir de doktorumuz vardı uyuşturucu komasına girmiş. Scofield hıyarı kaçacak da, abisinin başına örülmüş bunca olayı çözecek de bir de bu doktoru kurtaracak da, biz de görecez.

Hoş, kime ne anlatıyorum ki? En iyisi Jack Bauer gelip bunları bir temiz dövsün, akılları başlarına gelsin.

iyi geceler

Saturday, August 19, 2006

Cumartesi Gecesi Ateşi'm var - 38.5

Bu bir "cumartesi gecesi hastayım, evde oturuyorum ama bakın benim de çok heyecanlı ve ilgi çekici bir hayatım, çok egzantrik arkadaşlarımla geçirdiğim sıradışı hikayelerim var" postudur. Hayatım o kadar güzel ki, cumartesi gecesi saat 11:30'da bloguma birşeyler yazmaz ve bu şahaneliğimi siz okuyucularıma ispatlamazsam ayıp olur.

Hastalık hastası olma hastalığına tutulma hastalığı

Benjamin Franklin söylemiş zamanında: "Nothing is certain but death and taxes". Gece grip ve nezle ile kıvranırken benim de aklıma hayattaki en önemli iki şey geldi. Birincisi vizyon, ikincisi muhasebe. Vizyon derken bir insanın vizyon sahibi olmasını; muhasebe derken bildiğimiz şirketlerin muhasebesi kastediyorum. Görüldüğü üzere zor bir gece oldu benim için.
Evet, zor bir gece oldu. Bilmiyorum bir tek bana mı oluyor (yoksa GERÇEK kokona olduğumdan mıdır) fakat böyle gripti nezleydi benim hastalıklarım çok ağır geçiyor. Tüm gece boyunca literally 5 dakika uyumadım sanırım. Burnun tamamen ama tamamen tıkalı olması, baş ağrısı ve böyle bir sıcakta üşümeyi başarabilmek de diğer semptomlar. Şimdi de gecenin yorgunluğu var tabi üstümde, bilgisayar başında oturdukta daha da beter oluyor gözlerim. Hasta olmaktan nefret ediyorum. Açık ve net: NEFRET.
Bir de hastalıkla yaşamayı öğrenmeyi başarmış insanlar var, işte onları gerçekten kıskanıyorum. Vardır ya hani, yılın 2/3 ünde ellerinde mendille gezer, "ay boğazım ağrıyor bugün biraz" derler her gün. Bir kahveyle çayla kendilerine gelirler falan. Nasıl başarıyorlar anlamıyorum. Tabi bu hastalık bahanesiyle hayatlarından çalan insanlar da yine aynı insanlar: "Şekerim dün akşam çok karnım ağrıyordu yapamadım istediğin şeyi, kusura bakma".
Tüm bu hastalık muhabbetinin üstüne biraz önce birkaç bölüm daha Grey's Anatomy seyrettim. Dawson goes Scrubs mı demeli ne demeli. Ama fena da değil hani. Müzikler güzel, bir tane Izzie var sarışın, o güzel. Yalnız ana karakter Grey'in böyle bir mıymıntı konuşmaları, efendim doktor manitasına bir verip bir vermemesi (pas veriyor canım, pas) biraz Joey'i andırmıyor değil. Güzel de değil zaten. Yüzeyselliğin başkentine hoşgeldiniz, heheh.
Bu Grey's Anatomy'i birkaç haftaya bitirmeyi umuyorum. Özellikle 2.sezonunu lost-and-gone-forever 'daki Brian kankam çok övdü. Göreceğiz bakalım House M.D. 'ye yaklaşabilmiş mi?
Bu sıcakta ve bu haftasonunda evde oturmak zorunda kalmış kendime sevgi ve empatilerimi sunuyor, en yakın zamanda görüşmeyi umuyorum. Kendimle. Geçmiş olsun bana e mi?

Monday, August 14, 2006

Coco Jambo

Roll' un ağustos sayısında okudum. CocoRosie kankalarım Fransız değil Amerikalıymış. Kim uydurdu kardeşim fransız diye? Kafasını ütülediklerim kusura bakmasınlar. Albümleri fransızca isimli diye mi böyle bir çıkarımda bulunduk acep? Şaşırtıcı. 12 Temmuz konserini de nasıl kaçırdık o da ayrı mesele. Dude'un dediği gibi sanırım hayatın en büyük dersi; "hayat hamburgerimizi bitirmemizi beklemiyor, dostum".

J

Fasulye'yi yetiştirmek

Demin 99 yapımı Fasulye filmini bilmem kaçıncı kez seyrettim. Sempatik, çok fazlasını vaadetmeyen ama vaadettiğini de fazlasıyla veren bir film. Mafya, seri katil, kurye ve sefertaslı sapık karakterleri ve hepsinin aynı evde bir şekilde toplanmasını anlatan komik bir Türk filmi. Zamanında sinemada da gitmiş, nedense pek beğenmiştim. Pulp Fiction, Reservoir Dogs' a filan birebir göndermeler mevcut. Zannedersem bu "rastlantılar" bu kadar ayan beyan olunca adına gönderme veyahut da bilmemkime bir saygı duruşu, gizli kapaklı olunca çalma-çırpma deniyor. Tam emin değilim.

Bu Fasulye'nin senaryosu komik, diyaloglar eğlenceli, oyuncular gayet iyi performans göstermiş filan. Feel-good filmi işte. Ayrıca
Bülent Kayabaş oynuyor filmde, nedense ben bu adamı epey tutuyorum. Beniyle, bıyığıyla ve oyunculuğuyla komple bir oyuncu sanki. Hala da iş yapıyor olması onun adına sevindirici. Övgüyü hakedene hakkını teslim etmek lazım: Bülent Kayabaş iyi bir oyuncudur, takdir ediyorum.

Bu akşam
Weeds başlıyor bu arada. Link vermek isterdim ama dizinin yayınlandığı pek muhterem Showtime kanalı ırkçılığa yeni bir boyut kazandırmış: Amerika dışındaki ülkelerden Showtime'ın sitesine girilemiyor! Ayağa kalkıp alkışlıyorum kendilerini, manyak herifler. Ha bir de, 22dakika.org sitesinin dediğine göre Weeds 2.sezon için Amerikada eşi görülmemiş bir reklam kampanyası yapılmış: Buyrun.
Ben de bu bahaneyle sezonluk dizi nöbetlerine, download başında sabahlamalara başlıyorum pek tabi ki. Tanrı tv dizilerini ve dc++'yi korusun.

terzi






Saturday, August 12, 2006

Radio Paradise

Tüm zamanların en iyi radyosu Radio Paradise' ın reklamını koydum yana. Tıklayın, dinleyin, dinlettirin efendim. Vallahi ben öyle yapıyorum.

JT

Thursday, August 10, 2006

San'at Güneşi

"The creation of art is not the fulfillment of a need but the creation of a need. The world never needed Beethoven's Fifth Symphony until he created it. Now we could not live without it."
Louis I. Kahn

Çok iyi laf be, alkışlar Louis I. Kahn' a gidiyor.

Wednesday, August 09, 2006

Paket Savaşları

Selam;

Cossacks diye bir oyun var. En basit anlatımı ve en belirgin özelliğiyle, unit sayısının sınırsız olduğu bir real-time strateji/savaş oyunu. İlk tanışmamız heralde bundan 5 sene evveline, lisedeyken gittiğimiz inanılmaz net cafe Pharos'a dayanıyor. ÖSS stresi yalanıyla kendimizi kollarına attığımız Kıymet Abla ve ekürisinin bu başarısızlık örneği oluşturacak iş yerinde az mı 3er kişilik takımlarla çarpıştık? Az mı birbirimizin kuyusunu kazdık savaşta herşey mübahtır felsefesiyle? Savaş da savaş ha, şakası yok. 10.000kişilik ordular, onlarca hatta yüzlerce cannon'lar, efendim howitzerlar. O günlerden bu yana ara sıra hala oynarız bizimkilerle. Gerçi, "Eskilerden kim kaldı?" demek uygun düşer bu durumda. Vrolok, İsveçli eşcinsel riderlarıyla squall, grim, gönderdiği üç cossack'ıyla mudhoney, feridun, nickini hatırlamadığım rasimcan, ukrayna sıyla erdem vb. bir kadro. Oha lan amma kişi oynamış bu oyunu.
Evvelki sene bu oyunun 2.sini çıkarttılar ama muhafazakar tavrımız ve zavallı bilgisayarlarımız nedeniyle ona pek tamah etmedik(kız oyunu canım). Güzel oyundur Cossacks, tavsiye edilir.

Dün akşam aylar yıllar sonra tekrar bu illete bulaştık da, ben de oyunun gazıyla gece doğru düzgün uyuyamadım da, sabah korkunç bir baş ağrısıyla uyandım da, bütün günüm kafam kazan olmuş bir şekilde rezil oldu da, hala geçmek bilmeyen dakikaları sayıyorum da, ondan söyliyeyim dedim.

Güzel oyundur Cossacks. Paket Savaşları' na hoşgeldiniz.

Sir IV. Terzi

Monday, August 07, 2006

Hayat çok depresif, şarkı sözü yazmalı

Bu postumu vizesi kötü geçip bir de üstüne bad-hair-day geçiren, mor converse lerini ve kırmızı, yıldızlı aznavurpasajı t-shirtlerini giyerek Beyoğlu'na Yıldız Teknik Üniversitesi' nde okuyan kareli gömlekli mühendis adayı sevgilisiyle buluşmaya giden kızlara adıyorum. Siz olmasaydınız buralar yaşanmaz yerler olurdu(harbi diyorum).
Evet belki YTÜ' de okumuyorum ama benim de kareli gömleğim, benim de analitik düşünce yapım var.

Of Montreal kankalarımdan gelsin o halde, berbat bir şarkı olsa da:

I was walking with my parents
through St. Peter's park
When I saw a young couple with a child
They were all holding hands and smiling
They seemed very nice, seemed to have a nice life

All I ever get is sad love
feeling incomplete and below being loved
I don't know why it has been so hard to find love

All I ever get is sad love
the unrequited kind is all I have procured
And it was nothing at all
like what I've heard about love

Without love life has no great reward
leaving us damaged or feeling so bored
Devoid of memories nothing to record
Wishing the ones that we adore loved us more


Ceyti

Saturday, August 05, 2006

Enlarge Your Monitor

Bu 19'' monitör bambaşka bir olaymış abi. At koşturasım geliyor bu ne büyüklük. Ekranın bir ucundan diğer ucuna bakarken yoruluyorum. dur bir winning oynıyayım da GERÇEK maç tadına ulaşayım.

Erken bir cumartesi sabahından merhaba. Biraz önce(aslında bir saat önceydi ama bu blogspot efendilerin sitesi hata verdi publish post yaparken. Ayrıca copy paste e imkan vermeyen bu create post ekranına da selamlar olsun - en baştan yazıyorum) kalktım. Uyu babacım uyu ya, haftanın 2 günü uyuma şansın var zaten. Gerçi eve nasıl döndüm, taksicinin tipi nasıldı, çıkarken ortamda kimlerle vedalaştım vs., pek az hatırlıyorum. "Nuri Alço" sen bizim herşeyimizsin.

Obsesif kompulsif olmak en çok böyle anlarda adama koyuyor. Eve geldim hemen yatağa yattım. Tam şahane uyuyacam, ulan diyorum kapıyı kilitledim mi. Kafam o Beyazıt' da 6 yaşında çocukların turistlere satmaya çalıştığı topaçlar gibi dönüyor (yani o sırada kafamda bu şekiller var, kafam yerde öyle dönüyormuş gibi), ben ayağa kalkıp koridoru geçip kapıyı kontrol edicek gücü arıyorum kendimde. Neyse, birkaç dakika sonra o gücü toparladım, gittim kapıyı kontrol ettim ve -guess what- kapının kilidi yerli yerinde duruyor. Yatağa geldim tekrar yattım bu sefer diyorum acaba anahtarımı kapının dışında mı unuttum. Birkaç dakika daha dinlendim, yine gücü topladım kendime gittim baktım anahtar yok piyasada. O noktada anahtarı taksi(m)de unutmuş olabileceğim fikri cazip geldi. (edit - takside unutmuş olsan eve nasıl girersin be gerizekalı) Neden sonra farkettim ki anahtarım kütüphanede. En az 5 kere evi turlamışımdır. Yani bunlar arada sırada yapmadığım şeyler değil fakat kafa iyi olunca hiç çekilmiyor. Kredi kartlarımın kontrolünden bahsetmiyorum bile. Zaten 5. den sonrasını hatırlamıyorum. Hahahhhahaha.

Çok susuyorum şu an. Ice-tea sen bizim herşeyimizsin. Sabahları sıcak birşey içmek küçükken zorunlu birşeymiş gibi aksedilmişti bana. Oysa şimdi anlıyorum; ne farkeder ki?

JT the real Justin Timberlake

Friday, August 04, 2006

Thank God It's Monday

NoFX kankalarımın bu isimli bir şarkıları var. "Pazartesilere bayılıyorum,istediğim saatte uyanıyorum şahane takılıyorum çünkü her taraf boş oluyor sinemalar cafelere gidilebiliyor zaten işi gücü olmayan adama her gün tatil" falan diyorlar. My Vagina şarkısına hiç değinmiyorum bile hahhaha. Ayrıca 3-5 ay önce de Bra Tour diye birşey uydurmuşlar, konserlerine sütyenle çıkmışlar (elemanların hepsi erkek ve baya çirkin). Komik adamlar ya bunlar.

O değil de; Someone Still Loves You Boris Yeltsin diye bir grup (read: kankalarım) keşfettim soulseekte. Böyle bir grup ismi de olmaz olsun be abi. Kaş yapıcam derken saçmalamaya hoşgeldiniz.

Gerçi şarkıları fena değil. Geçen mecidiyeköyden eve yürürken hepsini dinledim sırayla, aralarından akılda kalıcı olanlar var. Ne diyordu "senle beraber kurduğumuz ev yıkıldı ama ikimizin de suçu değil" filan falan. House Fire şarkının adı, tavsiye ediyorum kendime bu blog aracılığıyla. Yalnız dikkatimi bundan yaklaşık 2 ay önce cezbeden bir durum var. "Indie-rock çı olucam abi mainstream bana göre değil nerde var bir acaip isimli gruplar bir acaip enstrümanlı şarkılar işte ben ordayım" mantalitesi bir süre sonra çöküyor. Zira birbirine benzeyen şarkılarla dolu albümleri dinledikçe insan kendisine şunu soruyor: Ne indie'si ne rock ı ulan bu bildiğin pop ?!?!Pardon; sub-pop ya da begenmediyseniz indie-electro-pop! GERÇEK hafif batı müziğine hoşgeldiniz.

Aslında başlığı öyle günlü münlü yazınca bugünün (hazreti) cuma olmasıyla ilgili bişeyler yazıcam gibi gelmişti. Böyle işe staja filan başlayınca günlerin kendi içlerindeki anlam ve önemleri katmerleniyor. Hele cuma olunca oof. Sadece birkaç saat sonradan sonra, tamı tamına 2 gün,48saat,48çarpı60 dakika ve aklımın ermediği kadar saniye tatilim var. Yani aslında okul zamanı da sonuçta sadece haftasonlarımız var tatil olarak ama için işine iş girince (işin içine da olabilir, emin değilim) bambaşka oluyor. Buna bağlı olarak da, boşa geçen her non-work dakikanın da getirdiği huzursuzluk artıyor. Birşeyler yapmalı, eğlenmeli, coşmalıyım! Hayat dediğin nedir, işte budur heralde. Tatillerde bile sıkılmak.

Excel' de yaptığım spektaküler işe geri dönsem iyi olacak. Görüşmek dileğiyle.
JT

Wednesday, August 02, 2006

Çarşambayı çarşafa sarmak

Hafta ortası mesai bitiminden selam.

Biraz önce sigara molasında şöyle bişey farkettim. İnsan çalışırken para harcamıyor.Harcayamıyor. Bütün gün ofiste otururken para haracayak yer yok ki anasını satayım. E hal böyle olunca da ay sonunda maaşı alınca o toplu para çok süper oluyor. Yani aslında, bir bağlamda, iş hayatı bir profit maximization' dan çok loss minimization demek. Tabi yapılan herhangi bir harcamayı loss olarak görmeli miyiz, orası muamma.

Dünkü poker yalan oldu bu arada, paralarını alacağımı öğrenenler öyle gözüküyor ki sksiğe başlamış, heh.
Lafı biraz daha uzatırsam servisi kaçıracam. Zaten Ankara'ya yarım saat uzaklıktayım, rezil-i rüsva olmayalım.
Haydi bakalım.

JT has left the building..

Tuesday, August 01, 2006

Since 1985

Cehennem sıcağı bir salı sabahından merhabalar.

Boş oturdukça insanın entreprenur (sp?) olası geliyor. Bilmem kaç gündür bir acaip siteler buldum okuyor okuyor şaşırıyorum. Pembe çöp torbası üreterek milyon dolarlar götüren mi istersin, blogunda tshirt yaptırıp satanlar mı istersin. Bir de artık kült olmuş şu var tabi. Helal olsun elemana. Tüm zamanların en iyi Türk filmi 'Milyarder' ' de Şener Şen'in dediği gibi: Benim de bazı projelerim var. Bunları zamanı gelince paylaşacağım tabi, hehhe. Ama şimdilik Kozyatağı' nden dakika ve skor alıyoruz:

Evet. Gerçek bir memur olduğumdan kelli olsa gerek, staja artık o yandan takılan küçük çantalarla geliyorum. Hani yaz döneminde tatile giden çiftlerden (tercihen japon) erkek olanı sürekli takar ya, içinde pasaporttu cüzdandı fotograf makinesiydi taşınan, işte o çantalardan. Lan iki sene geçmiş üstünden.Şarköy'deki muthiş yaz kampına giderken almıştım. Neyse bu Şarköy'deki minik matematik profesörleri hikayesi başka bir yazıya kalsın da, biz başlığa gelelim.

Çantamın arkasında böyle yazıyor bir acaip fontlarla: "Since 1985". Doğduğum yıl yani. Kendime çanta yaptırsam üstüne ne yazdırırdım acaba? Kesin orijinal olma kaygısıyla saçmalar, sonra vazgeçer, sonunda da düz arkaplan üstüne bi JT yazdırır bırakırdım. Minimalizm sen bizim herşeyimizsin.

İnsanın canı bu kadar sıkılınca tesadüflerden mucize çıkarımı mı yapıyor nedir, böyle seksenbeşli meksenbeşli okuyunca vay anasını dedim. Demedim aslında ha, ama diyebilirmişim gibi geldi. Aslında bana hep böyle oluyor. Burda bu laf iyi gider, burdan bu çıkarımı yapsam(aslında yapmıyor olmama rağmen) cuk diye oturur diye düşünüyorum. Güzel bir espri olsun diye inanmadığı şeyler söylemek gibi. Ya da ne bileyim sevdiğiniz bir arkadaşı bile bile kızdırmak gibi. Bir süre sonra insan ne düşündüğünü değil de ne düşünmesi gerektiğini modelliyor(modelleme my ass).

Bu akşam güzel olucak diye umut ediyorum. Öyle trip adamlarız ki anasını satayım, literally(bunun türkçesi var mı?) 3 haftadır hafta içi "poker night" yapıyoruz. 4.levent servisine binip 6bucukta arkadaşın evinde olsam, 7de pokere başlasak 11e kadar kazansam bütün paraları. Oh bir de Park Burger kankalarımdan tavuk şinitzelli sandviç söyleriz. Değmeyin keyfime. Eğer bu blog işinden yine baymazsam, oyunun sonuçlarını yakında bu ekranlarda görebilirsiniz. Kim okuyorsa artık buraları heh ne büyük saçmalıyorum. Canım sağolsun.

JT out..